Ha bu bana bir ders olsun!

Gökhan Ugan 30 Mart 2015, 16:49

 

Türk insanının risk karşısında takındığı tavrı anlamak inanın mümkün değil. Risk ile getiri arasında doğrusal bir ilişki olduğunu bir türlü idrak edemiyoruz. Daha da kötüsü, aldığımız riski ya fark edemiyoruz, ya da önemini ancak canımız yandığı zaman anlıyoruz.

Fıkra malum, Temel'i idam sehpasına çıkarmışlar; boynuna ilmiği geçirdikten sonra sormuşlar: “Söyleyecek son bir sözün var mı?” Temel yanıtlamış: “Ha bu bana bir ders olsun!” Bizimkisi o hesap.

Hâlbuki biz değil miyiz suya gönderdiği çocuğa “testiyi kırmadan getir” deyip tokadı yapıştıran Nasrettin Hoca’nın torunları? Ne demişti Hoca kendisine kızanlara: “Doğru söylüyorsunuz; ancak testiyi kırdıktan sonra tokat atmanın ne faydası olur?” Ben de buradan soruyorum: “Zarara uğradıktan sonra riskini yönetsen ne olur?”

Tarihimiz risk karşısında aldığımız sayısız yenilgilerle dolu. Banker mağdurları mı isterseniz, off-shore zedeler mi? Döviz cinsinden borçlanıp devalüasyon olduğunda devlet kapılarında ağlayanlar mı? Oysa yatırım kararı almadan çok basit bir test yapsak daha az üzüleceğiz. Kural basit: Bir şey daha fazla getiri vadediyorsa, karşılığında daha fazla risk almak zorundasınız. Bankaya gittiniz, mevduat faizinin % 20 olduğu söylendi. Aynı banka size bir de off-shore diye bir hesap olduğunu ve paranızı bu hesaba yatırdığınızda %25 faiz kazanacağınızı da kulağınıza fısıldadı. Kuralı uygularsak off-shore hesabının daha riskli olduğunu hemen anlamamız gerekir. Neden? Çünkü mevduat hesabı devlet tarafından sigortalanıyor, ama off-shore öyle değil. Gitti mi gidiyor.

Yaptığımız diğer bir hata da, riski doğru tahlil edememek ve gereken tedbirleri zamanında alamamak. Mesela RF-4E uçaklarını seferden çekmek için üç uçağın bir hafta içinde düşmesi, hızlandırılmış tren diye bir şeyin olamayacağını öğrenmek için Pamukova’da 41 kişinin ölmesi gerekiyor; veya öğrencilerin ulaşım sorunlarını çözmek için Özgecan’ın katledilmesini bekliyoruz. “Bugüne kadar bir şey olmadı, bundan sonra da bir şey olmaz” mantığıyla hareket ettiğimiz müddetçe Nassim Taleb’in kitabı “Siyah Kuğu” da bahsettiği, kendisini bakıp büyüten kasap tarafından yılbaşı yemeği için başı kesilen zavallı hindiden bir farkımız kalmaz.

Risk ile karşılaştığımızda illa onu yönetmemiz de gerekmiyor. Riskin önemi ve yaratacağı olası tahribata göre riskli faaliyeti terk etme, riski kabul etme veya riski başkasına transfer etme seçeneklerinden birisini seçmek de mümkün. Unutulmamalıdır ki risk yönetiminin doğrudan veya dolaylı bir maliyeti vardır. Bu nedenle risk yönetimi yapıp yapmamak bir optimizasyon sorunudur. Örnek vermek gerekirse güvenlikli bir sitede kapalı garajda duran ve trafiğe hiç çıkmayan bir araca kasko yaptırmak gerekmeyebilir.

Geçenlerde gözüme çarpan bir araştırma, Türklerin risk algılamada yaşadığı sorun ile ilgili bana bir fikir verdi. Araştırmaya göre risk ile korku beynimizin aynı bölgesi tarafından algılanıyormuş. Beyninin korkuyu algılayan kısmı hasar görmüş bireyler üzerinde yapılan deneylerde, bu bireylerin riskleri algılayamadıkları görülmüş. Şimdi düşünüyorum da, içinde yaşadığı koşullar ve coğrafya nedeniyle korkuyu yüreğinden söküp atmış bir ecdadın torunları olarak riski algılayamamamız belki çok garip değildir. Ama biz yine de cesaretimizi başka alanlarda gösterelim. Riskimizi hem birey hem de kurum olarak zarara uğramadan önce fark etmeyi ve gerekli tedbirleri zamanında almayı kendimize ilke edinelim.

Saygılarımla.

Yorumlar

Diğer Yazıları