Aman Rusya’yı kızdırmayalım

Gökhan Ugan 06 Nisan 2015, 09:54

 
31 Mart sabahı elektriksiz bir güne uyandık. İlk başta çok önemsemedik; ancak zaman geçtikçe kesintinin mahallemizde, semtimizde, ilçemizde, şehrimizde, bölgemizde ve tüm yurdumuzda olduğunu öğrendikçe şaşkınlığımız arttı. Zor zamanlardaki dostumuz sosyal medya sağ olsun yine imdadımıza yetişti. Gözümüz kulağımız kesintinin sebebini öğrenmeye odaklanmışken yetkililerden gelen “araştırıyoruz” mahiyetindeki açıklamaların tatmin edici olmaması, endişe seviyemizi panik atak zirvesine doğru tırmandırdı. Siber saldırı, terörist eylem, stratejik hedeflerin düşman savaş uçakları tarafından vurulması, ordumuzun sınır dışı operasyon başlatması sebebiyle elektriklerin bilinçli olarak kesilmesi en çok konuşulan komplo teorileri arasındaydı.
Hayatımızda varlığına alıştığımız, kanıksadığımız, yokluğunda sudan çıkmış balığa döndüğümüz o kadar çok şey var ki. Elektrik, internet ve cep telefonu bunların başında geliyor. Bazen evden çıktığımda cep telefonumu unuttuğumu fark ediyorum. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Bu küçücük cihazlar tüm iletişim bilgilerimizi, mesajlarımızı, görsellerimizi, randevularımızı, kısacası dış dünya ile olan tüm bağlantılarımızı artık içinde barındırıyor. Telefon olmayınca insan kendini güvensiz hissediyor.
31 Mart sabahı evden çıktığımda elektriksiz bir Türkiye’nin halini gözlemleme fırsatını yakaladım. İlk gözüme çarpan trafik ışıklarının çalışmıyor oluşuydu. Ancak kargaşa kendi içinde bir düzen yaratmıştı; sürücüler gayet dikkatli ve birbirine saygılı bir şekilde araçlarını kullanıyor, trafik hiç olmadığı kadar düzgün akıyordu. Bankalarda jeneratörler devreye girmişti, bankacılık sistemi düzgün çalışıyordu. Ancak SGK ve vergi dairelerinin sistemleri kesintiye ancak yarım gün dayanabildiklerinden vergi ve sigorta primlerini yatırmak mümkün olmuyordu. Binalarda asansörler çalışmıyor, yüksek katlara çıkacak insanlar lobilerde umutsuzca elektriklerin gelmesini bekliyordu. Restoranlar havalandırmalar çalışmadığı için yoğun duman çıkaran ızgara türü yemekleri pişiremiyordu.
Yönetilmesi en güç olan risk, operasyonel risktir. Operasyonel risklerin yaratmış olduğu kayıplar finansal tablolara dolaylı olarak yansıdığından ilk bakışta fark edilmeleri zordur. Bu kayıpların önemli bir bölümü faaliyet ve yönetim giderleri altında sınıflandırılır. Bir de muhasebeleştirilemeyen kayıplar vardır ki bunlar buzdağının görünmeyen kısmıdır. Örneğin kesinti nedeniyle kebap satamayan restoranın 31 Mart günkü satışları büyük olasılıkla düşmüştür; ancak elektrik olsaydı kebap satışından ne kadar gelir elde edileceği bilinemeyeceğinden gerçekleşmemiş kayıplar kâğıt üzerinde göz ardı edilir. Öyle ya, belki kebap yemeye gelen adam kapıdan dönmemiş, pide yiyip çıkmıştır.
Peki, Türkiye’nin enerji sektöründeki operasyonel riskleri nelerdir? Bunu anlamak için aşağıdaki tabloya şöyle bir göz atalım:


Tablodan görüleceği üzere Türkiye’nin enerji ihtiyacının yarısını doğalgaz ile çalışan santraller karşılıyor. Doğalgaz santrallerini %30’luk pay ile kömür santralleri, %17’lik pay ile de hidroelektrik santraller izliyor. Yeşil enerji olarak adlandırılan güneş, rüzgâr, jeotermal santrallerimiz maalesef arzu edilen seviyede değil henüz.
Anlaşılan o ki enerji ihtiyacımızın %80’i fosil yakıtlarından karşılanıyor. Demek ki Türkiye’de elektrik üretimi fosil yakıtların varlığına kritik derecede bağımlı. Bu bağımlılık elektrik üretiminde karşılaştığımız birinci operasyonel risk. Kömür çok şükür ülkemizde bolca bulunuyor. Maden işçilerimiz çok zor ve ağır koşullarda çalışarak, hayatlarını riske atarak kömürü yeryüzüne çıkarıyor. Ama doğalgaz öyle değil.
EPDK’nın 2013 yılında yayımladığı Doğalgaz Piyasası Sektör Raporu’na göre 2012 yılında 632 milyon Sm3 doğalgaz üretirken, 45.922 milyon Sm3 doğalgazı ithal etmek zorunda kalmışız. Yani doğalgazda kritik derecede dışa bağımlıyız. Bu bağımlılık elektrik üretiminde karşılaştığımız ikinci operasyonel risk.
Enerji üretiminde doğalgaza, doğalgaz temininde de dışarıya kritik ölçüde bağımlı olduğumuzu gördük. Şimdi de jeopolitik risklere bakalım. Biz bu doğalgazı kimlerden alıyoruz? EPDK’nın raporunda 2012 yılı için doğalgaz ithalatının hangi ülkelerden yapıldığı aşağıdaki grafikte gösterilmiş:

Grafikten de görüldüğü üzere doğalgaz ihtiyacımızın %76’sını Rusya ve İran’dan ithal ediyoruz. Özellikle %58’lik payı ile Rusya, doğalgaz ithalatında kritik öneme sahip. Doğalgaz ithalatında Rusya’ya bağımlıyız. Bu bağımlılık elektrik üretiminde karşılaştığımız üçüncü operasyonel risk. Dış politikaya baktığımızda Rusya ve İran’ın Ortadoğu’da ortak emeller peşinde koştukları düşünülürse, bölgede olası bir çıkar çatışması yaşamamız durumunda Rusya ve İran’ın bize verdikleri doğalgazı kesmeleri söz konusu olabilir. Türkiye ile Suriye arasındaki siyasi anlaşmazlıklarda Fırat ve Dicle nehirlerinden akan suyun kesilmesi zaman zaman gündeme geldiği gibi, benzer bir durumda Türkiye’ye verilen gazın kesilmesi de gündeme gelebilir.
Peki, biz bu kesintiden ne öğrendik? 31 Mart’ta yaşadığımız elektrik kesintisi eğer yetkililerin açıkladığı gibi bir santralin başlattığı ve domino etkisiyle tüm sistemin çöktüğü bir vaka sonucu gerçekleşmişse, enerji sektöründe faaliyet gösteren kurumların iş sürekliliği planlarını yeniden gözden geçirmesinin zamanı gelmiş demektir. Bu kesinti bize elektrik üretiminde fosil yakıtlarına, fosil yakıtlarında doğalgaza, doğalgaz temininde ithalata ve ithalatta da Rusya’ya kritik derecede bağımlı olduğumuzu bir kere de göstermiş olsun. Şimdilik elektriksiz kalmamak için Rusya’yı kızdırmayalım ve ileride bu olayı operasyonel risklerin önemini kavramamızı sağlayan güzel bir ders olarak hatırlayalım.
Saygılarımla.

Yorumlar

Diğer Yazıları