ABD’de ve Euro Bölgesi’nde resesyon tehdidi var mı?

Ayça Karaca 03 Mayıs 2016, 14:20

 

Global finansal kriz başladığından beri finansal piyasalarda oyunun kuralları önemli ölçüde değişti. Özellikle uzun dönemli yatırım yapabilmek için önemli bir ön koşul  olan  piyasa oyuncularının güveni zarar gördü. Her ne kadar Merkez Bankaları  belirli uygulamalar ve sözlü yönlendirmelerle “güvenliği” sağlamaya çalışsa da kriz hala yansımalarını sürdürüyor ve piyasalarda “korku” algısındaki tek taraflı bozulma etkilerini hissettiriyor.

Belirsizlikteki artış ve kompleks problemlerin ortaya çıkışı nedeniyle karar alıcıların (politikacılar, Merkez Bankaları yöneticileri ) tahmin edilebilirliği de azaldı. Deneyimler finansal kriz ortaya çıktığından beri Avrupa’nın bir çok konuda (Yunanistan, parasal genişleme vs) bir dizi karar almayı başarabildiğini düzenli olarak kanıtladığını ancak ne zaman önemli bir sorun baş gösterse (mülteci krizi gibi) politik birliğin test edildiğini gösteriyor. Erste Group analistleri Gudrun Egger, Hans Engel, Peter Kaufmann,  Rainer Singer ve Gerald Walek tarafından hazırlanan “Gelişen ülkeler gelişmiş piyasalara bir risk oluşturuyor mu” başlıklı raporda finansal piyasalarda halen sarsıntılar yaratan ve ekonomik toparlanma, enflasyon ve finansal istikrar için büyük negatif riskleri bünyesinde barındıran önemli sorulara yanıt aranıyor.

Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) düşük faiz politikası bankalar ve reel ekonomi üzerinde negatif etkiler yaratıyor mu?

AMB’nin para politikası bankacılık sektörü üzerinde çok çeşitli kanallarla baskı yaratıyor. Bunlardan biri AMB’nin varlık  alımı ve yeniden finansman operasyonlarıyla piyasalarda oluşan aşırı likidite olarak gösteriliyor. Mevcut aşırı likidite AMB’ye ve bankalara  mevduat olarak dönüyor ve bu mevduatlara negatif faiz uygulanıyor. Bu bankalar için ek bir maliyet yaratıyor  ancak geleneksel iş modeline sahip olan bankalar şimdiye kadar bu maliyetleri en azından özel müşterilerine yansıtmadı. Bankacılık sektörünün daha fazla kredi vererek tüm bu maliyetleri karşılayabilmesi güç görünüyor. Ayrıca bu da aşırı likiditeyi ortadan kaldırmayacak ve likidite fazlası bankacılık sisteminde dolaşmaya devam edecek

AMB’nin para politikasının bir diğer negatif etkisinin ise varlık alımlarıyla ortaya çıktığı belirtiliyor. Bu alımlar faiz oranlarında düşmeye yol açarken bankaların faiz gelirini de azalttı. Kredilere uygulanan faiz oranları düşmeye devam ederken bankaların net faiz marjinleri de azalıyor. Bu da bankacılık sisteminde kredi verme istekliliğinde bir gerilemeye yol açıyor

Düşük faiz ortamı aynı zamanda bankacılık sektörünün karlılığını da azaltıyor. Geleneksel –faiz oranlarına  bağlı (mevduatlar ve kredi vermek)  - bir iş modeli uygulayan bankalar genelde başka gelir kaynakları (komisyon gelirleri gibi) olan bankalardan daha çok etkileniyor. Daha yüksek ve sabit faizli kredilerin geri ödemesi bittiğinde ve daha düşük faizli krediler yerlerini aldığında net faiz geliri ve karlılık büyük bir baskı altına girmiş olacak. Bu durum cılız ekonomik toparlanma, hala cansız olan yatırım faaliyetleri ve inatçı bir şekilde düşük olan faizlerle daha da kötüleşiyor Bazı ülkelerde yoğun rekabette olumsuz etkiyi arttırıyor. 

AMB Yönetim Kurulu üyesi Benoît Cœuré AMB tarafından izlenen genişlemeci para politikasının bankacılık sektörü için avantaj yarattığını kaydediyor. Bankanın varlık alımlarının varlık fiyatları üzerinde çok olumlu etkileri olduğunu ve kredi hacimlerinin de bu şekilde genişleyebileceğini ileri sürüyor. Bu durum olumsuz etkileri kısmen telafi edici olarak nitelendirilse de raporda daha fazla negatif faiz oranı aracılığıyla uygulanan ek parasal desteğin özellikle geleneksel bankaların karlılığını zayıflatmaya devam edeceği vurgulanıyor

Özet olarak AMB bankacılık sektörüne daha sert regülasyonlar (sermaye yeterlilik koşullarında değişiklik ) para politikası önlemleri  ve onların etkileri (negatif faizler, düşük faiz ortamı ve yatay verim eğrisi) aracılığıyla olumsuz faktörler dayatmaya  devam ediyor. Ancak Ekim 2015’te bankacılık sektöründe gerçekleştirilen bir ankete göre şu ana kadar AMB’nin varlık satın alma programının bankaların karlılığı üzerindeki etkisi “nötr” olarak görünüyor. Bu politikanın kredi verme koşullarını henüz sıkılaştırmadığı da anket sonuçlarında belirtiliyor. Negatif faizlerin bir kredi patlaması yarattığından ise henüz bahsedilmiyor. Bu itibarla AMB’nin para politikası önlemlerinin sürekli olması ve büyük olasılıkla artmasıyla birlikte bankacılık sektöründe ve reel ekonomide negatif risklerin artacağı öngörülüyor.   

Euro Bölgesi’nde resesyon tehlikesi var mı?

Makroekonomik açıdan zayıflayan büyüme ve resesyonun bir ekonomik bölgeden diğerine geçişinin üç yolla olduğu öngörülüyor. Bu yollar

1)Ticaret

2)Toplumsal Algı

3)Finansal sektör olarak sıralanmaktadır.

Euro Bölgesi gelişen ülkelerdeki ekonomik yavaşlamanın negatif etkilerini  dış ticaret kanalıyla halen hissetmektedir. Örneğin Almanya’nın Çin’e olan ihracatı 2015 yılında nominal rakamlarla %4 azalmıştır. Geçtiğimiz yılın ilk üç çeyreğinde ABD ve Meksika gibi ekonomik bölgelere yapılan ve güçlenen ihracat bu azalışı telafi edebiliyordu. Ancak 2015’in son çeyreğinde ihracatın hızı yavaşladı  ve 2016’nın ilk çeyreğinde iyileştiğine dair ufukta hiçbir belirti de bulunmuyor.  

Bunun yansıra gelişen piyasalardaki dalgalanma Ağustos 2015’ten beri Euro Bölgesindeki tüketici duyarlılığına olumsuz etkide bulunuyor. Bu durum geçtiğimiz yılın 4.çeyreğine ait tüketici talebinde hafif bir etki bıraktı. Terör saldırılarından etkilenen Fransa’da ve Almanya’da tüketici güveni ivme kaybetti. Bununla birlikte işsizlik oranındaki düzenli düşme (son olarak %10,3) ve artan reel gelir (düşük enerji ve emtia fiyatları) nedeniyle 2016’da tüketim büyümesinin daha da artması bekleniyor. Her ne kadar ticaret ve toplumsal  algı kanalları ihracat ve tüketim yoluyla Euro Bölgesindeki büyüme üzerinde ölçülü de olsa yavaşlatıcı bir etkide bulunsa tüketici talebi arzı destekleyen önemli bir dayanak noktası olmaya devam ediyor. Uzun bir durgunluk döneminden sonra yatırımlar 2015’in son çeyreğinde pozitif bir ivme gösteren tek unsur olmaya devam ediyor. Analistler Euro Bölgesi’nde reel GSMH büyümesinin 2016’da %1,6 2017’de de %1,8 olmasını bekliyor.

Özet olarak, belirsiz küresel ortamın Euro Bölgesi’nde 2016’nın ilk yarısında (dış ticaret ve tüketici algısı kanallarıyla) ılımlı yavaşlatıcı bir etkide bulunması bekleniyor ancak bir resesyon öngörülmüyor. İkinci yarıdan itibaren ise ekonomik büyümede kademeli bir artış tahmin ediliyor. Son gelişmeler Çin ve bir çok gelişen ülkenin (özellikle büyük ölçüde  emtia ihracatına dayalı ekonomilerin) büyük yapısal problemlerden dolayı sıkıntı çektiklerini ve bu sorunların ekonomik gelişmeyi önlediğini gösteriyor. Deneyimler yapısal problemleri aşmanın uzun soluklu ve oldukça gayret isteyen bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle Euro Bölgesi’nin zorlayıcı küresel ekonomik ortamla uzun bir süre daha başa çıkması gerektiği gerçeğine kendini alıştırması gerekiyor.

ABD’de resesyon tehlikesi var mı?

ABD ekonomik verileri geçtiğimiz aylarda oldukça karışık sinyaller gönderdi. İmalat sektörü güçlü dolar ve buna bağlı olarak ihracattaki ani düşme nedeniyle sıkıntı çekiyor. Gerekli itici güç tüketici talebi ise yılın son çeyreğinde önemli ölçüde zayıfladı. 2016 yılı ilk çeyrek büyümesi yıllıklandırılmış olarak 0.5 oldu. Beklentiler 0.7 idi, dolayısı ise büyüme beklentilerin altında gerçekleşti.

Ancak bu durumun aşağı yönlü bir trendin başlangıcından çok bir dalgalanma olduğu ve ekonomik ortamın elverişli olduğu kaydediliyor. Enerji fiyatları hala düşük seyrediyor ve işsizlik oranı %5’in altına düştü.  

Düşük petrol fiyatları ve dış piyasalarda ihracatın karşılaştığı zayıflayan talep ABD ekonomisi üzerinde kuşkusuz olumsuz etkiler bıraktı. Kaya gazına olan yatırımlar ve gaz üretimi geriledi. Sanayi üretimi büyüme oranı 2015 boyunca düzenli olarak düştü. Aşağı yönlü ivmede son dönemde görülen hızlanmanın özel faktörlerden (madencilik sektörü, kaya gazı, son çeyrekteki mevsim normallerinin üzerindeki hava sıcaklığı)  kaynaklandığı belirtiliyor. İmalat sanayi 2015 boyunca dış ticaretteki olumsuz seyrin etkisine maruz kaldı. 2015 başında yıldan yıla büyüme oranı %4 düzeyinde bulunuyorken Aralık’ta bu oran %0,7 düzeylerine geriledi. ABD ekonomisi 2016'nın ilk çeyreğinde hız kaybederek yıllık bazda yüzde 0.5 büyüdü. Bu düşüş güçlü doların ihracatta hissedilir bir düşmeye yol açtığını gösteriyor. Reel ihracat rakamları -enflasyondan arındırılmış- yıllık bazda %4 düzeyine geriledi.

Ancak raporda analistler ABD ekonomisinde esen sert rüzgarların kalıcı olmaktan ziyade zamanla azalacağı öngörülüyor. Dolarda 2014 yazında başlayan yükseliş ticaret ağırlıklı kuru %25  arttırdı. Dış ticaret güçlü dolara 2015 yılında büyümeye %0,66 negatif katkıda bulunarak yanıt verdi. Ancak bu unsurlar ekonomik büyümenin %2,4’e erişmesine engel olmadı. Bu nedenle ABD ekonomisinin güçlü dolara ve diğer tüm negatif faktörlere rağmen (geçtiğimiz yıl petrol fiyatları da önemli ölçüde geriledi)  rağmen oldukça dirençli olduğunu kanıtladığı söylenebilir.  

Bu çerçevede dolar endeksinin Mart 2015’ten beri oldukça istikrarlı olduğu göz önüne alındığında ekonomik ortamın o tarihten bu yana çok olumsuz bir etki altında kalmadığı tespitinde bulunuluyor. Dış ticaretin büyümeye olan olumsuz katkısının da bu nedenle 2016’da daha düşük olması bekleniyor. Petrol sektörünün GSMH2daki payı ise halen yarıya inmiş durumda ve ancak%0,4 düzeyinde bulunuyor. Bu itibarla yıl boyunca petrol fiyatlarının mevcut düşük düzeyinden yükseleceği göz önüne alındığında petrol sektörünün büyümeye negatif katkısının 2016’da daha az olacağı bekleniyor.

Sonuç olarak raporda piyasalarda bulunan  ABD ekonomisinin yoğun bir resesyona gireceği korkusunun abartılı olduğu kaydediliyor. ABD ekonomisinin gücünün özel tüketime dayandığı ve bu alanın destekleyici olmaya devam ettiği belirtiliyor. Her ne kadar tüketici talebi yıla zayıf bir başlangıç yapmış olsa da istihdam piyasası tatmin edici bir hızda gelişmeye devam ediyor. Düşük enerji fiyatları reel geliri arttırıyor ve gelir büyümesi hız kaydetmeye başladı. ABD ekonomisi 2015’te sert rüzgarlarla başa çıkabileceğini gösterdi ve bu çerçevede 2016’nın da geçtiğimiz yıldan farklı olması için bir neden öngörülmüyor.

Yorumlar

Diğer Yazıları