Atılması gereken büyük adımlar

GÜNDEM - 15 Nisan 2019, 16:23

Strateji ve Finans Uzmanı Ali Serim, “Yapısal reformlar/IMF, S-400, İstanbul seçimleri, özgürlükler...” çerçevesinde Türkiye’nin önündeki zorlukları, çözüm yollarını yazdı

 

Günün konusu tabi ki Ekonomi. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’de dediği gibi “Ekonomi demek, her şey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne gerekli ise onların hepsi demektir. Tarım demektir, ticaret demektir, çalışma demektir, her şey demektir.”

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın geçtiğimiz günlerde açıkladığı program, ülkemiz için gerekli dış kaynağı, hukuk sisteminin evrensel standartlarla uyumunu güçlendirmekte, özgürlüklerin genişlemesinde ve demokratikleşmede arayan benim gibi yapısal reform savunucularını tatmin etmedi. Bu durum tespiti bir yana altını çizmek isterim ki Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak son yılların en önemli görevi olan Türkiye ekonomisini ayağa kaldırmak için daha fazla takdir etmemiz ve dile getirmemiz gereken bir çalışma içesinde. Kendisinin canla başla çabaladığı gerçeği ortada. Washington DC’de gerçekleştirdiği temaslar da bu kapsamda daha da önemli ve bazı yönleriyle daha başarılı görülmelidir.
Sayın Albayrak’ın katıldığı Dünya Bankası ve IMF Bahar Toplantıları uzun yıllardan beri dünyanın en zengin fonlarını yöneten yatırımcıları, G-20 Hazine ve Maliye Bakanlarını ve Merkez Bankası Başkanlarını toplayan bir platform. Bu toplantılarda 2019’da küresel ekonomideki büyümenin 2018’de görülen eğilimin devamı niteliğinde yavaş olacağını öngörürken, bu yılın ilerleyen dönemlerinde ve 2020’de daha yüksek ekonomik üretime dönüş umudu beklentisiyle ülkelerin sorunları ve bağlantılı çözümler masaya yatırıldı. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkışı, ABD-Çin ticari ilişkileri ve de Türkiye ile Arjantin ekonomilerinin, ekonomistlerin tahmin ettikleri seviyelere çıkıp çıkmadığı tartışıldı. Türkiye özelinde IMF’nin, Türkiye ekonomisinin 2019’da yüzde 2,5 küçülmesi beklentisi, 2020’de yüzde 2,5 büyümesi beklentisi, enflasyon tahminleri olarak da 2019’da yüzde 17,5 ve 2020’deyse yüzde 14,1 gibi somut tahliller üzerinden yapılan tartışmalara Bakanlık, Hazine ve Merkez Bankası bürokrasisi gerekli cevapları sağladılar.

Yapılan görüşmeler bilgilendirme ve analizlere birinci elden yorum yapılması kadar finansal diplomasi alanında da bu görüşmeler tam zamanında gerçekleşti. Türkiye bu vesileyle Dünya Bankası ve IMF kimdir ve ne iş yapar bir kez daha hatırlama imkânı buldu. Ülkemizin son yıllarda başına gelen başta hain darbe girişimi olmak üzere çeşitli felaketlerin ve jeopolitik gerginliklerin ateşlediği popülist politik retorik etkisiyle aşırıya kaçmış bir oranda düşmanlaştırılmış olsalar da Türkiye’nin üye olduğu ve üzerine düşen sorumluluk ölçeğinde finanse ettiği bu uluslararası kurumlar ülkelere finansal destek yaratan kurumlar olarak tekrardan hatırlandılar. Açıklamak gerekirse Dünya Bankası, 189 ülkenin üye olduğu dünyanın en büyük kalkınma bankasıdır.
İstikrarlı ekonomik büyümeye ayrıca yaşam kalitesinin iyileştirilmesine önemli katkılarda bulunan tüm sektörlere çeşitli şekilde destek ve kaynak sağlamaktadır. IMF ise birçok sorumluluğun yanında dış ödeme güçlükleri ile karşılaşan ülkelere gerekli kaynak yardımında bulunulması ve üye ülkelerin ödemeler bilançosu açıklarının azaltılmasına yardımcı olunmasına destek sağlar. Türkiye ile 1961’den itibaren çok eski çalışma geçmişi olan bu kurumlar genelde uygulanması mecburi hale gelen acı reçetelerin ülkemizde 19 kez müellifi oldukları için hatıralarımızda Osmanlı Maliye ve Hazinesi’ne el koyan Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi ile bir tutulsa da esasen hastayı iyi eden doktordan başka bir şey değildirler.

IMF TARTIŞMASI

Gidişattan anlaşıldığı üzere görülüyor ki önümüzde ekonomimizde zorlu bir süreç var. YEP’den pek farkı olmayan bir programla yakın zamanda bir ferahlama olacağı az sayıda olmayan ekonomistlerce beklenmiyor. Bankacılık Sektörü ’nün önünde duran toplam verilen kredilerin yüzde 4,2’sine denk gelen batık kredi sorunu ve çözümleri, geç de olsa hükümetçe konuşulmaya başlandı ve bilançoları düzeltmek için devlet iç borçlanma senetlerinin kamu bankalarına bu kapsamda tahsis edilecek olduğunu öğrendik. Genel olarak 2-3 konu hariç somut açıklamalardan ziyade vaatlerin bol olması ayrıca bazı çözümlerin ileri tarihlere ertelenmesi, beklenen radikal kararların alınmadığını ve mecburiyetlerin ülkeyi IMF ile işbirliğinde sevk edeceği tartışmasını başlattı. IMF kefaleti ile yatırımcıların ülkeyi feraha çıkaracak miktarda hızlı fon girişine daha hevesli olacağı sosyal medyanın en popüler konularından biri haline geldi. Mahfi Eğilmez gibi önemli isimler geçmişte IMF gelince hemen akabinde yabancı yatırımcıların güven hissederek ülkeye yatırım yapmaya geldiklerinin altını çiziyor.

ABD’NİN TEHDİTLERİ

IMF ile bir işbirliği olur mu olmaz mı bilemem ama bence ülkemizin önünde ki en önemli konu ABD ile yaşanması muhtemel tarihimizin en büyük siyasi gerginliğidir. ABD’nin ilginç bir özelliği neredeyse hiç sürpriz yapmayan bir ülke oluşudur. Komplo teorisyenlerinin söyledikleriyle çelişse de yıllara sâri planları istisnaları olsa da neredeyse hiçbir zaman gizli tutulmaz. Stratejileri açık kaynaklarda ilan edilir, üzerine sadece başkentte 400’e yakın sayıda düşünce kuruluşlarınca tartışmalar yapılır ve akademik makaleler yayınlanır. Siyasetçileri ise her zaman ABD çıkarlarına uygun olan veya uygun olmayan kararların nasıl algılanıp ne şekilde yönetileceğini net ifadelerle açıklamayı prensip edinmiştir. Bölgemiz söz konusu olduğunda 23 Ağustos 1951’den beri İsrail’in koruyuculuğunu merkezine alan, bölgemizde İsrail’den daha büyük ve güçlü ülke istemeyen stratejileri sabit olan ABD, II. Dünya Savaşı’ndan günümüze değin düşman gördüğü ve aynı İran gibi yaptırımlar uygulamakta olduğu Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi almamız durumunda neler yapacaklarını farklı yetkililerin ağzından açıkladığı gibi daha ülkemize gelmemiş olan yeni ABD Büyükelçisi Satterfield “Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun da belirttiği gibi, Türkiye Rusya’dan S-400 satın alarak F-35 programına katılımını riske atıyor” derken Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası kapsamında yaptırımlarla karşı karşıya kalacağımızı söyledi.
Başkan Yardımcısı Mike Pence’in de NATO’nun 70. yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada “Türkiye seçimini yapmalı” dedi. ABD Ordusu da “uyarı” tehditlerini dile getirmekten geri durmadı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi geçen hafta ABD Senatosu'nun dış ilişkiler ve savunma alanında önemli rol oynayan dört üyesi, New York Times'a yazdıkları ortak makalede, Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alması halinde, yasal düzenlemeler çerçevesinde mümkün olan her türlü yaptırım uygulanacağını yazdılar. Açık açık! Şayet söz dinlememiz durumundaysa “…tatsız bir durum olması halinde bu fırtına dinene kadar Türkiye'ye yardımcı olmak için elimizden gelen her şeyi yapmaya kararlıyız” diye yazmayı da ihmal etmediler. Bize Patriot satmadınız bizde Rusların kapısını çaldık dememiz yaklaşmakta olan krizi ertelemiyor. ABD’nin Suriye’de Mehmetçiğe kurşun atan yapıları tır tır silahlandırması gibi argümanlar da ne yazık ki ABD tarafında gerçek anlamda karşılık bulmuyor gibi. Siz bizi ciddiye almıyorsanız bizde sizi ciddiye almıyoruz diyebileceğimiz bir durum yok. Müttefikimiz resmen bize ültimatom veriyor.
Dışişleri Bakanlığı gece gündüz demeden çalışıyor. Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu sonuna kadar arkasında olduğum tarihle uyumlu, samimi ve mantıklı açıklamalar yapıyor. Ama ne yazık ki ABD aynı yerden bakmaya devam ediyor. Bunları gören yatırımcılar olası bir Türkiye-ABD gerginliğinden çok ama çok tedirgin oluyor. Bu sebeple eminim ki Washington DC yatırımcı toplantılarında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak bu konuyla sıkça yüz yüze kaldı. Batıdaki büyük fonların doğrudan ABD ile ilişkili finansal çıkarları ve aidiyetleri sebebiyle, komşularımızın ve yatırım almayı umduğumuz Körfez ülkelerinin neredeyse tamamının ABD’ye askeri ve güvenlik sebepleriyle göbekten bağlı olduğu bir ortamda konu çok hayati gözüküyor. 31 Mart İstanbul Yerel Seçimleri sonrası yaşananlar da ne yazık ki Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın işlerini kolaylaştırmıyor. Yatırımcıların Hukuk Sistemi’nin güçlendirilmesi talepleri her geçen gün daha fazla yazarçizer tarafından dillendirilirken, fazlaca uzayan sandık sayım süreci, kurumların bağımsızlığı, seçim güvenilirliğine ve adalet sistemine ilişkin oluşan tereddütlü ve cepheleşmiş görüşler ne yazık ki ekonomimize yaramayacak gibi gözüküyor. Zaman her soruna jet hızıyla çözüm zamanı.

RAHAT NEFES ALINACAK NOKTA

BBC’nin 2002 yılı seçimleri için hazırladığı bir belgeseli unutamam. BBC’ye konuşan Kemal Derviş 2002 seçimleri için söyle bir tanımlama yapıyordu: “Bu Türkiye’nin yerini dünyada, Avrupa’da görenlerle, bundan korkan ve geçmişe dönmeyi tercih edenler arasındaki bir yarış. Bu yüzden bu biraz, cesaret ve korku arasındaki yarış diyebilirim.” 2002 Seçimleri sonrası Recep Tayyip Erdoğan, Kemal Derviş’i haksız çıkarmak istermişçesine Türkiye’yi Avrupa’ya yaklaştırdı ve cesaretin tarafında olduğunu sayısız defa ispatladı. Bu eğilim 2008 yılına kadar kesintisiz devam etti. 2008 dünya ekonomik buhranından tabi ki Türkiye de nasibini aldı ve takip eden yıllarda jeopolitik zorlukların çoğalmasıyla doğal olarak güvenlikçi ve tutucu bir dil yavaş yavaş siyasete hâkim olmaya başladı ve tabi ki hatalar da yapıldı. Ülkemize kurulan tuzaklar da tuzu biberi oldu.
Benim aklım 2002-2008 yılları arasında yaşanan mantık temelli, popülizmi minimize etme gayretinde olan, sonuç odaklı, istişareyi önemseyen, hatta kendisinden farklı düşünenlerle görüş alış verişinde bulunan, batı ile uyumlu, özgürlükçü bir yönetim tarzında kaldı.  Global yatırımcılar 2002 yılındaki Erdoğan’ı gayet iyi hatırlıyor. Finans dünyasının o gün ki karar vericileri hala faal ve etkili. Bu çok önemli bir avantajdır. Çözüm: 2002 yılının Erdoğan’ını hatırlamak ve yönetim tarzını AK Parti fabrika ayarlarına konjonktürel imkânlar dâhilinde olduğunca döndürmekle yakınlaşacaktır. Prof. Dr. Emre Alkin eski bir yazısında “…Orta Doğu’da ciddi sıkıntılar varken, terör belasıyla uğraşırken, dikensiz gül bahçesinde yaşarmış gibi yaşayamayız…” diyor. Hoca çok haklı.
Bu gerçeği aklımızın bir kenarında tutarken daha fazla özgürlükçü olduğumuzda, hukukun sağlamlaştırılması için büyük adımlar attığımızda ve en önemlisi yıllardan beri ifade ettiğim yapısal reformları hayata geçirmemiz için harekete geçmemiz söz konusu olduğunda daha rahat nefes alabileceğimiz bir noktaya gelebileceğimizi hissediyorum. Bunu bugün başaracak olan liderin de geçmişte rasyonelliğin tüm gerekliliklerini sergilemiş, 26.325.188 seçmenin oyunu almış olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olduğuna inanıyorum. Olayların akışı hangi mantıki karar mekanizmalarını devreye almayı gerektiriyorsa ülkemizin geleceği için yapılması gerekenler acilen hayata geçirilmelidir. Bugünün kelimeleri mantık ve realizm olmalıdır. Stratejilerin ciddi şekilde gözden geçirilmesinin şart olduğunu ben değil vatandaş söylemektedir.Bugün gelinen noktada aksiyon almıyormuş algısı, mantığın ikinci planda olduğu algısı ve batı ile uyumsuzluk algısı kadar tehlikeli başka bir şey düşünemiyorum. Bu fotoğrafı en doğru çekecek ve en gerekli/uyumlu kararları alacak politik kadroların da mevcudiyetine inanıyorum. Türkiyemiz sayısız zor dönemi aşmıştır ve bu günlerde aşılacaktır. Yeter ki isteyelim ve iyimserliğimizi kaybetmemeye gayret gösterelim. Ve son olarak ifade etmek isterim ki tüm eleştirilerimize rağmen Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a destek olmamız gerekiyor. O başarırsa ülke başarır. Zaman biriken eleştirilerimize ve her türlü rahatsızlığımıza rağmen mümkün olduğunca çözüm odaklı bakabilme zamanıdır.

Yorumlar