Gazeteci, TV’ci, aşçı… On parmağında on marifet…

Nıver Lazoğlu 08 Ocak 2018, 10:11

 

Konuk gazeteci, televizyoncu, haberci olunca sorgusuz sualsiz anlatımı sadece kaleme aldım.

Kendi sordu, kendi yanıtladı…

Hani “yaz kızım” hesabı diyebilirim.

Öylesine dolu ki, çok çok anlatası var.

İstanbul’un yağmurlu gününde bir mekanda buluşuyoruz.

Kim mi?

Televizyoncu, gazeteci ve şimdilerde aşçı olan hem de restoranı olan ama asla mesleğinden, aşkından, vazgeçmeyen bir isim.

Kameraların çok ama çok sevdiği “ekran yüzü” tabirine karşılık gelen Ceren Akdağ…

Aşkıyla ilk tanışmasını sormadan anlatıyor, hem de hiç durmaksızın. Düşünün ki masadaki çayı bile soğudu.

“Senin de bildiğin üzere çocukluğum gazeteciler ve gazete ortamında geçti. Annem Mine Akdağ her ne kadar haberci olmasa da reklam dünyasının da işini iyi yapan biriydi. Her sabah eve takım gazeteler getirirdi, her gazeteyi merakla okurdum. Meraklıydım, soru sormayı her severdim.  Her şeyden ötesi okumayı çok sevdim, çok. Çocukluğum İstanbul”da geçti. Ancak üniversite dolayısıyla Ankara’ya gittim, Bilkent’te  Siyaset Bilimi ve Uluslararası  İlişkiler okumak için. İşin ilginç noktası annem de Ankaralıydı. Algımda Ankara bürokrasi ve diplomasiydi. Aldığım eğitim dünya görüşünüzü sınırlamıyor. Bu önemli bir etken.”

Tam o esnada siyah beyaz bir kedi Ceren Akdağ’ın kucağına usulca sokuluyor. Ve tüm konuşma esnasında kediyi okşuyor. İki tane köpeği var. Onu ürkütmemek adına öyle usulca ve sıcacık kucaklıyor ki. Aman uyanmasın diye kımıldamıyor bile.

“Nerede kalmıştık?” diye yeniden anlatımını sürdürüyor.

“Ankara ve İstanbul arasındaki farkı öğrendim.  Ne mi öğrendim? Ankara’da düzeni öğrendim, saygıyı,  tek başına değil de toplumsallığı öğrendim. Kastettiğim İstanbul’da deniz var Ankara’da deniz yok kavramı değil. Kendi içinde kuralları olan Ankara, ilk öğrendiğim cümle “hocam” oldu. Önceleri bana “hocam” dediklerinde, “Yok hoca değilim” diyordum. Sonra sonra anladım durumu “hep öyle hitap ediliyor”. Hocam demeye ben de başladım.”

Doğrusu bunu bilmiyordum, sağolsun Ceren Akdağ’dan durumu öğrendim. “Gazetecilik ne zaman başladı?” diye zorla olsa da araya giriyorum. Oh, yaşasın diyesim var. Akdağ, “Şimdi oraya geliyorum” diyor.

Durmaksızın yazıyorum, kahvem çoktan soğudu…

“Annem Mine Akdağ, o dönemde Sabah Gazetesi’nin reklam müdürüydü,  ATV’de staja başladım, ama torpilsiz. Eti senin kemiği benim hesabı. Yıl 2000, Ali Kırca ve Murat Demirel’in yanında yani haber arkasında işe ilk adıma attım.  Hiç unutmam 20 kişi başladığımız stajyerlerden geride bir ben kaldım. Bütün gündemi takip ediyordum. O nedenle hiç zorluk çekmedim. Ve her şeyden öte hep dinledim, çünkü dinlemeden konuşulmuyor, hiç bir şey öğrenemiyorsunuz. Soru sormayı da orada öğrendim sanırım. Okulum bitmediği için tekrar Ankara’ya geri döndüm. Orada da Sabah Ankara’nın bürosuna yarım zamanlı gidip geliyordum. Okul bittiğinde de artık bu işi yapmaya karar vermiştim.  Ama her yerde her daim algım “TORPİLLİ” oldu…Ki yoktu hiç torpilim.”

Belli ki bu kavram Ceren Akdağ’ı bayağı bayağı daraltmış. Hele hele biraz da güzel olunca kaçınılmaz bir etiket gibi yapıştırılmış.

Nedendir bilinmez güzel ve akıl ve beceri aynı bireyde toplanmıyor algısı… Ceren Akdağ, anlattıkça kendi içimde düşünce balonundakileri teker teker dolduruyorum.

Sıcak çay ve kahveler tazeleniyor ve Ceren Akdağ, anlatıyor.

“Nihayetinde Ankara’da Sabah bürosunda çalışmaya başladım Aslı Aydıntaşbaş hemcinsim olarak bana çok yardımda bulundu. Bu arada hayatın önemli derslerinden birini de saygı duyduğum duayen gazeteci Yavuz Donat’tan aldım. Gazete içinde sadece “iyi günler, iyi akşamlar” boyutunun dışına çıkmıyorduk. Sonra bir gün bana şöyle dedi: “Seni dışarıda görüyorum, çok başka giyim tarzın var, başka bir halin var. Neden burada öyle değilsin? Her zaman her yerde kendin olmalısın”. Bu unutulmaz derslerimdendir. Bu arada Sabah Ankara ekinde de yazılar yazmaya başladım, bu da inanılmaz ilgi gördü. Ancak meslektaşlarım durumu yine alaylı bir dille olabildiğince ezdiler. O dönemlerde bu durumlar beni çok üzdü. Kimseler görmesin diye tuvalette çok ağlamışlığım vardır.”

İşte o an, ben de yazmayı bıraktım. Meğerse benim gibi yapan varmış misali, derin çok derinlere daldım. Evet, benim de tuvalette çok ama çok ağlamışlığım vardır. Ne enteresan değil mi?  İçimden bir “ah” çektim.

Akdağ, devam ediyor anlatmaya.

“Bu kez TBMM’ye haberci olarak gitmeye başladım. İşte en büyük okullardan biriydi benim için. Çok şey öğrendim. Bir diplomatla konuşmayı, soru sormayı, vazgeçmemeyi ve her daim gündeme dair bilgi sahibi olmayı, politikacının duruşunu. Uzmanlık noktasını politikaya doğru yönelttim. Genelde ismimiz ‘salon gazetecisi’ diye adlandırılır. Ama bu hiç de kolay değildir, saatlerce ayakta bekleyip bir tek yanıt alabilmek... Yani zordur, zor.

Sonrası İstanbul’a geri dönüş. Ankara’da yaptığınız haberler nedense sayfada az görülür, İstanbul’da ise daha büyük. Bunu anladım ve İstanbul’a geri döndüm.  Ve News Week’ten teklif aldım. Kurslarına katıldım. ABD’de eğitim aldım. Hikaye dilini öğrendim. Şimdi senin yaptığını yani…”

Gülümsüyorum, yağmur bırakan İstanbul”da bir kahvede. Sonra Ceren Akdağ, dergiden, yanlış atılan bir başlık yüzünden durumu kendine yediremiyor ve istifa ediyor. Ve bu kez Yapı Kredi Bankası Basın İlişkileri’nin başına geçiyor. Kadere bakın ki TV’ye konuk götürdüğü yerden “TV’de çalış” teklifi alıyor ve hiç düşünmeden HaberTürk kanalında editörlüğü ve yapımcılğıyla birbirinden güzel işlere imza atıyor. “Hayatın içinden”  600 programa imza atıyor. Eee güzel olunca, ekran da sevince televizyonculuk çok ama çok büyük bir aşk oluyor Ceren Akdağ için.

En büyük öğrentin ne oldu?

"Hiç kimseye güvenmemeyi öğrendim. Her şeyi kendi başıma yapmayı.”

İçimden çıkan ses Ceren Akdağ’e ulaştı mı bilmiyorum ama… Aynı duyguyu yıllardır yaşamanın yorgunluğunda nedense kendi kendine omuz olmanın aslında ne denli zor olduğunun hüzün denize dalıp çıktım. Su buz gibiydi, yağmur damlaları ısıtıyordu bir beni.

Ceren Akdağ genç yaşına öyle işlere imza atmış ki birini yazsam biri eksik kalır. Ha bu arada şunun da altını çiziyor, “Ekranda o denli yer almama rağman asla ekran egosuna kapılmadım” diyor.

“Kendimi hiç bir zaman hiç bir şey hissetmedim, işimi çok ama çok sevdim. TRT’de çalıştım, TRT Spor’da çalıştım, Habertürk’te çalıştım, Beyaz TV’de çalıştım. Hepsi birbirinden özel, birbirinden farklı projelerdi. İşin doğrusu ekranda olmayı seviyorum. Farklı ve özel işlerde olmak çok çok çok güzeldi. Unutmadan artık reklamlara da çıkıyorum.”

Ardından basıyor kahkahayı.

“ Şimdi yeni bir proje için çalışmalar sürüyor. Bu arada Halkla İlişkiler sahasının duayeni Ali Saydam ile birlikte, çalıştım, iletişim üretme ve haber içeriği oluşturma noktasında. Bu da önemli güzellikler kattı bana.”

Nihayetinde, sohbetin önemli noktasına geldik!

Evet, aşçılık…

“Uzaktan beni görenler ‘ukala’ derler ama yakından tanıyan benim hiç de öyle olmadığımı bilir. Aşçılık çocukluğumdan beri yapmak istediğim başka bir ilgi alanımdı. Hayatı ertelemek adına bu işin ustasından ders almaya başladım. Mutfak Koçu, Recep Aydoğan’dan. Soslara büyük merak sardım, en iyisini öğrendim. Ama öyle kolay olmadı, aşçı yamağı oldum. İşimi iyi yapıncaya kadar. Sonra da Emir Gözüsulu’yla birlikte ortak Nişantaşı’nda Jerry’s Hot Dog da birbirinden farklı soslarla missss menülerimiz var. İlgi oldukça fazla, francasing istiyorlar. Düşünmedeyiz henüz.”

Hiç soru sormadım ya, keyifliyim. Ama yağmur hızını artırdı, üstelik Ceren Akdağ’ın toplantısına yetişmesi lazım.

Ekran mı, aşçılık mı?

“Hepsinin yeri ayrı dersem….”

Aslına bakarsanız konuşma çok daha uzundu ama ana hatlarıyla sizlere bunları aktarabiliyorum. On parmağında on marifet diyelim.

Akıllı mı? O akıllı...

Güzel mi? O güzel…

Tatlı mı? Tatlı…

İşinde  daha doğrusu işlerinde başarılı mı? BAŞARILI…

Varsın ‘ukala’ desinler, onu bilenler biliyor.

Güzel yüzü, güzel yüreği, güzellikleri her daim  sevgiyle taşısın.

Bize de soru sormadan yazmak kalsın.

Hem de torpilsiz, bilesiniz ha…

Bir gazeteciyle bir aşçıyla röportaj yapmak keyifliymiş…

Umarım iyi yazan kalem, iyi sunan iyi Türkçe telaffuzuyla büyük işlere imza her zaman atar ve her daim beğenilir.

Başarılarının devamını diliyorum ve yoğunluğunda vakit ayırdığın için teşekkür ediyorum….

Hep ama hep sevgiyle kalın…

Yorumlar

  • GÜLSEN GÜR10 Ocak 2018 22:01 İKİ GÜZEL MESLEKDAŞIN GÜLERYÜZLÜ SOHBETİNİ KEYİFLE OKUDUM...KEŞKE BİTMESEYDİ...SEVGİLİ NİVER LAZOĞLU HER ZAMANKİ GİBİ YİNE YÜREĞİNİ KALEMİNE YOLDAŞ ETMİŞ..ELİNE, .EMEĞİNE, GÖNLÜNE SAĞLIK...LÜTFEN SEN HEP YAZ, BİZ HEP OKUYALIM... <3 <3

    (%25,00) (%75,00)
  • Nesrin Altıkat 10 Ocak 2018 01:29Zevkle,ilgiyle okudum. Başarılı bir gazeteci,yazarın,güzel bir kadının, başarılı ve güzel bir kadınla,heyecan verici,merak uyandıran bir röportajı. Her zamanki gibi lezzetli. Emeğinize sağlık sevgili Niver Lazoğlu .

    (%40,00) (%60,00)
  • Mine Yazgan09 Ocak 2018 10:52Yazan de anlatan da başarılı insanlar, onlar başarıya koşarlar. Bekleyelim daha ne süprizleri olur👍😘

    (%42,86) (%57,14)
  • Lunar papazian08 Ocak 2018 21:08Her ikinizide Tebrik ediyorum bu sohbet bana seninde hatirlatti hep kendo ayaklarinin ustunde durdun hic bir Arkan olmadan

    (%25,00) (%75,00)
  • Behiye Cabbar 08 Ocak 2018 16:42Harikasın Nıver Lazoğlu👏🏽Tebrikler 🌺

    (%0,00) (%100,00)

Diğer Yazıları